10 Şubat 2026 tarihinde Mehmet Emin Bozarslan’ın vefat haberi, Kürt kültür ve düşünce dünyasında derin bir hüzün yarattı. Çünkü o yalnızca bir yazar, çevirmen ya da dil araştırmacısı değildi, uzun yıllar inkar edilen bir dilin yeniden ayağa kalkış sürecinin önemli kültürel öncülerinden biriydi. Sessiz fakat son derece etkili çalışmalarıyla, baskı altında tutulan ve küçümsenen Kürtçenin yeniden saygınlık kazanmasına büyük katkı sundu.
Tarihte bazı insanlar yalnızca eser üretmez, aynı zamanda bir halkın hafızasını, özgüvenini ve geleceğe dair inancını yeniden inşa ederler. Mehmet Emin Bozarslan da Kürt dili açısından böyle tarihsel bir role sahipti. Bugün milyonlarca insan Kürtçe okuyabiliyor, yazabiliyor ve kendi dilini utanılacak değil, korunması gereken kültürel bir miras olarak görebiliyorsa, bunda Bozarslan ve onun kuşağının büyük payı vardır. Hafızasını kaybeden bir toplum yalnızca geçmişini değil, geleceğini kurma iradesini de zamanla kaybeder. Dil ise bu hafızanın taşıyıcı omurgasıdır.
1960’lı ve 1970’li yıllar, Kürt tarihi açısından yalnızca siyasal hareketlerin yükseldiği bir dönem değildir. Aynı zamanda bu yıllar, uzun süre bastırılmış bir halkın kendi varlığını yeniden fark etmeye başladığı zihinsel uyanış dönemidir. Çünkü baskı altındaki toplumlarda en yıkıcı tahribat yalnızca fiziksel baskı değildir, insanın zamanla kendi kimliğine yabancılaşması, kendi dilinden utanmaya başlaması ve onu değersiz görmesidir.
Cumhuriyet döneminde Türkiye’de uygulanan milliyetçi politikaların temel amacı yalnızca siyasal denetim değildi, aynı zamanda kültürel homojenlik yaratarak farklı kimlikleri görünmez hale getirmekti. Devletin resmi söylemine göre Kürtler ayrı bir halk değil, “dağ Türkleri”ydi. Bu anlayış doğrultusunda Kürtçe bağımsız bir dil olarak kabul edilmiyor, Türkçe, Arapça ve Farsçanın etkisiyle oluşmuş “bozuk bir ağız” gibi gösteriliyordu. Kürtçe konuşmak her alanda küçümseniyor, Kürtçe yayın yapmak yasaklanıyor, Kürtçe eğitim tamamen engelleniyor ve Kürtçe kitap bulundurmak suç sayılıyordu. Böylece Kürtçe yalnızca yasaklanan değil, aynı zamanda itibarsızlaştırılan bir dile dönüştürülmek isteniyordu.
Devletin hedefi yalnızca dili susturmak değildi, insanların bilinçaltında Kürtçe ile «geri kalmışlık» arasında psikolojik bir bağ kurmaktı. Okullarda çocuklara yalnızca Türkçe konuşmaları öğretiliyor, aileler ise çocuklarının aşağılanmaması için Kürtçe konuşmaktan çekiniyordu. Zamanla bu propaganda birçok Kürt üzerinde etkili oldu ve kendi dilini modern yaşamla bağdaştıramayan bir kuşak ortaya çıkmaya başladı.
Fakat tarihin akışı her zaman baskının istediği yönde ilerlemez. Sessiz gibi görünen bazı siyasal ve kültürel gelişmeler, toplumların kaderini değiştirecek kadar güçlü sonuçlar doğurabilir.
1960-70 yillari sürecinde üç önemli haraket Kürtlerin bilincinde önemli rol oynadı.