M. Fatih ÇİÇEK 58. Sayı / 4:00
Ölümün Öldürülmesi; Kürtlerin Cenazelerinin Çalınması

Ölümün Öldürülmesi; Kürtlerin Cenazelerinin Çalınması

Ölülerin hayaleti
 her yerdedir.


Giriş
Layıkıyla gömülmesine izin verilmeyen ve yası tutulamayan ölüler, yaşayanlara musallat olurlar. Yası tutulma hakkından mahrum bırakılan ölülerin, egemenle görülmemiş bir hesabı vardır. Yası tutulmayan ölüler, o hesabını görene dek bir hayalet gibi egemenin baktığı her yerde ona görünmeye devam edecektir. Ta ki hesabı görülene dek!


Egemenliği, “büyük ölçüde kimin yaşayabileceğine ve kimin ölmesi gerektiğine karar [verme gücü]” olarak tanımlamak mümkündür (Mbembe, 2020, s. 91). İktidarın ölüm üzerinde egemenliğini tesis etme istenci, tarihsel süreçte yaşanan katliamların ve soykırımların nedeni olmakla birlikte egemenlik, aynı zamanda soykırımcı politikaların bir meşrulaştırma aracına dönüşmüştür. Cumhuriyet’in Kürtlerle kurmuş olduğu egemenlik ilişkisi, Kral Kreon (Sophokles, 2017) ile Antigone’nin ilişkisinden farklı değildir. Bu nedenle Kürdistan’ın her karış toprağında ve kaldırılan her taşın altında, Antigone trajedisinden daha derin trajedilerin izleri görülmektedir. Kürdistan topraklarında çaldığınız her kapının arkasında yüzünüz, yaşanmış ve yaşanmaya devam eden Antigone trajedisini aşan hakikatlere çarpar.


Cumhuriyet, Öteki olarak kodladığı Kürd’ün varlığını kendi varoluşuna bir tehdit olarak kabul ederek Kürd’ün yaşamı üzerinde olduğu gibi onun ölümü üzerinde de uyguladığı açık şiddetin tezahürü olarak şekillenmektedir. Johann Gottfriend Herder, “Devlet (…) insanları kendilerinden çalar” (Akt. Hallaq, 2024, s. 173) derken, Cumhuriyet bir adım daha ileri giderek Kürtlerden ölümlerini ve mezarlarını çalmaktadır. Bu anlamda Cumhuriyet eliyle sadece Kürd’ün ölümü öldürülmez, mümkün olduğunca hem ölünün kendisi hem de geriye kalanlar onursuzlaştırılma ve aşağılanmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle Kürd’ün ölüsünü ayaklar altına almak amacıyla Garzan mezarlığından çıkarılan gerilla cenazeleri Kilyos’taki kaldırıma gömülmüştür. Aynı amaçla, Cemile’nin ve Taybet Ana’nın gömülmesine izin verilmemiştir. Cemile’nin bedeni günlerce soğutucuya mahkûm edilirken, Taybet Ana’nın cenazesi yedi gün sokakta bırakılmıştır. Bununla birlikte, gerilla cenazelerinin “kimsesizler” mezarlıklarına gömülmeleri, onların tarihten koparılmak istendiği gibi yakınlarından ve ait olduğu toplumdan koparılmasını amaçlamaktadır. Kimsesizler mezarlığına gömülen ölüye vurulan “kimsesizlik” damgası aynı zamanda uğrunda öldüğü amacı da hiçsizleştirmekte ve anlamsızlaştırmaktadır. Bu bağlamda devletin yüz yıldır Kürd’ün ölümünü yok etme arzusu, son kertede Kürd’ün mezar taşına olan düşmanlığında cisimleşmektedir. Devletin sömürgeci bir anlayışla Kürd’ün yaşamı ve ölümüyle kurmuş olduğu bu ilişki, yüz yıldır aşamadığı varoluş krizinin nedenselliğinden kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet, Kürtleri “düşman” olarak kodlayarak müesses nizamı tesis etmek amacıyla Kürdistan’da disiplin, biyoiktidar ve nekropolitikaya dair bütün kötücül aruzları içeren politikalarını uygulamaktadır.


Cumhuriyet’in Kürtlere yönelik uyguladığı mezarsızlık politikasının geçmişi, 1838 yılında Soran Emiri Mir Muhammed’in cenazesinin çalınmasına dayanmaktadır. Cumhuriyet ile birlikte Şeyh Said, Seyid Rıza, Said-i Kürdi ve binler ile ifade edilen faili meçhul cinayetine kurban edilmiş Kürtlerin cenazelerinin yerinin bilinmemesi, Kürtlerin hafızasızlaştırılması ve ölüleri üzerinden terbiye edilmesini amaçlayan politikalar, devletin değişmeyen yüz yıllık ideolojik paradigmasının birer parçasıdır. 


Devamı Kürt Tarihi Dergisi'nin 58. Sayısında

  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?