Ağrı Direnişinin başladığı tarihin üzerinden yüz yıl geçti. Bir halkın tarihinde bazı olaylar vardır ki aradan geçen zaman onları geçmişte bırakmaz; Ağrı Direnişi de Kürt halkının tarihsel hafızasında böyle bir yere sahiptir. Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği yıllarda, yaşadığımız coğrafyayı yeniden şekillendiren büyük devletler, bir yandan Kürdlere kendilerini yönetecek bir alan aҫmayı öngörürken diğer yandan genҫ Bolşevik devriminin Güney Kafkasya ve Ortadoğu’ya inmesini engellemek amacıyla Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’da yoğun bir mücadele iҫine girdiler. Bunu başaramayınca, Türkiye ve İran’a bu rolü yükleme yoluna giren büyük devletler, Kürdlerin ve diǧer halkların kaderlerini tayin hakkını göz ardı ettiler. Bu da önceleri Kürdlere özerklik tanımayı vadeden Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu elitlerinin, Sevr Anlaşması’ndan Lozan’a giden süreçte ‘tek dil, tek millet, tek devlet’ projesine yönelme kararı vermelerini kolaylaştırdı.
Bu gelişmeler karşısında bazı Kürdler Cumhuriyetin kurucu elitlerinin yanında yer alırken, Kürd Teali Cemiyeti iҫinde örgütlenen Kürd aydın ve önderleri, Kürdlerin ulusal hakları konusunda ısrarcı davrandılar. Böylelikle 20. yüzyılın ilk yarısında ulusal talepleri yükselten bir dizi Kürd direnişi ve bu direnişlerin bastırılması süreci yaşandı. 1925 isyanının hemen ardından, Mayıs 1926’da başlayan Ağrı Direnişi, kısa sürede Ararat Dağlarının sınırlarını aşarak tüm Serhad coğrafyasına yayıldı. Yeni kurulan Xoybûn örgütünün desteklediği ve yerelde kollektif bir yönetime sahip olan direnişler, bir yandan direniş desteleri ile mücadele ederken diğer yandan farklı bölgelerde Xoybûn şubelerini kurarak 1929 yılında Ağrı Cumhuriyeti yönetimini ilan ettiler.
Bugüne kadar Ağrı Direnişi üzerine çok sayıda araştırma yapıldı, kitaplar yazıldı, makaleler yayımlandı, tanıklıklar derlendi. Bütün bu çalışmaların ortak bir amacı vardı: Yaşananları unutturmamak ve yaşanan mücadeleler, zulüm, katliamlar, kitlesel sürgünler ve bunların yol aҫtıǧı Kürd kolektif hafızasında derin bir yer edinen sarsıcı trajedileri aktarmak. Çünkü Ağrı Direnişi yalnızca bir askerî çatışmanın veya bir isyanın adı değildir. Ağrı, bir halkın kendi varlığı, dili, toprağı ve geleceği konusunda verdiği tarihsel mücadelenin önemli duraklarından biridir. Kürt Tarihi dergisi’nin bu sayısı için hazırladığımız “100. Yılında Ağrı Direnişi” dosyasının temel amacı, devletin yüz yıllık süreçte, bilinçli, planlı ve projeli bir şekilde devreye soktuğu asimilasyon, sürgün ve köksüzleştirme politikalarının Ağrı Direnişi üzerindeki izlerini sürmektir.
Ağrı Direnişini yüz yıl sonra yeniden ele alırken, yalnızca direnişin kendisine değil, direnişten sonra oluşturulan siyasal ve toplumsal hafıza düzenine de bakmak gerekir. Çünkü bir olayın bastırılması ile o olayın hafızadan silinmesi aynı şey değildir. Devlet politikalarının bir boyutu silahlı güç kullanımıysa, diğer boyutu nüfus hareketlerini yönetmek, insanları yaşadıkları topraklardan uzaklaştırmak, dili ve kültürü kamusal hayattan çıkarmak ve yeni kuşakların kendi geçmişleriyle bağlarını zayıflatmaktır. Sürgün, aynı zamanda hafızanın yerinden edilmesidir. Bir insanı doğduğu topraklardan uzaklaştırdığınızda yalnızca onun evini, köyünü veya toprağını değiştirmiş olmazsınız. Onun mezarlarla, dağlarla, nehirlerle, yer adlarıyla, komşuluklarla, aşiretlerle, anlatılarla ve dil ile kurduğu bağı da parçalarsınız. Böyle bakıldığında sürgün politikası ile asimilasyon politikası birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan süreçler olarak değerlendirilmelidir. Unutma, kendiliğinden gerçekleşen bir süreç değildir. Bazı şeyler unutulur; fakat bazı şeyler unutturulur. Tarihin bazı bölümleri anlatılmaz, bazı isimler kayıtlardan çıkarılır, bazı yer adları değiştirilir, bazı tanıklıklar ailelerin içinde sessizliğe dönüşür. Bir kuşağın yaşadığı travma, sonraki kuşağa eksik veya parçalı aktarılır. Böylece zaman içinde yalnızca olayın kendisi değil, olayın anlamı da belirsizleştirilmeye çalışılır.
Tam da bu noktada halkın hafızası önem kazanır. Resmî tarih çoğu zaman devletin bakış açısından kurulmuştur. Oysa toplumların tarihi yalnızca devlet arşivlerinde bulunmaz. Bir köylünün anlattığı hikâyede, yaşlı bir kadının hatırladığı bir isimde, bir dengbêjin stranında, bir ailenin sakladığı fotoğrafta, yıllarca sandıkta tutulan bir mektupta, bir mezarın başında anlatılan birkaç cümlede de tarih vardır. Bu nedenle sözlü tarih çalışmaları, özellikle Kürt tarihi açısından yalnızca yardımcı bir kaynak değil, başlı başına önemli bir tarih yazımı alanıdır. Bu yöntem, tarihin yalnızca yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru da yazılabileceğini gösterir. Belki de Ağrı’nın yüzüncü yılında en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri budur: Halkın hafızasına yeniden kulak vermek. Direnişi yaşayanların, sürgüne gönderilenlerin, köyleri boşaltılanların, yakınlarını kaybedenlerin, büyüklerinden bu olayları dinleyenlerin anlatıları da tarihin vazgeçilmez parçalarıdır. Bu açıdan bakıldığında bugün yapılan çalışmalar yalnızca geçmişi araştırmak değildir. Aynı zamanda geçmişin yeniden kurulmasıdır.
Yüz yıl önce yaşananları bugünün diliyle yeniden anlamaya çalışırken bir başka sorumluluk da ortaya çıkıyor: Hafızayı geleceğe taşımak. Eğer bir halk kendi tarihini kendi kaynaklarından, kendi tanıklıklarından ve kendi hafızasından öğrenemezse, başkalarının onun adına yazdığı tarihle yetinmek zorunda kalır. Ağrı Direnişinin yüzüncü yılı bu nedenle yalnızca bir anma yılı olarak görülemez. Bu aynı zamanda Kürt tarih yazımının yöntemleri üzerine düşünmek için bir fırsat olmalıdır. Kürtlerin kendi tarihlerini yazması ve bu tarihi Kürtçe yazması daha da önem kazanmaktadır. Devlet arşivleri elbette önemlidir. Resmî belgeler, askerî raporlar, dönemin yazışmaları ve diğer belgeler araştırmanın önemli kaynaklarıdır. Tarih yalnızca devletlerin yazdığı belgelerden değil, halkın yaşadığı hayatlardan oluşur. Belgenin yanında tanıklık, arşivin yanında hafıza, resmî anlatının yanında halkın anlatısı bulunmalıdır. Tarih ancak bu farklı kaynakların karşılaştırılmasıyla daha bütünlüklü hale gelebilir. Bu nedenle Ağrı’nın yüzüncü yılında yapılması gereken, yalnızca geçmişte yaşananları tekrar etmek değil; hangi tarihlerin neden unutulduğunu, hangi hafızaların neden susturulduğunu ve hangi anlatıların neden görünmez kılındığını da sorgulamaktır.
Ağrı Dağı bugün hâlâ oradadır. Dağın kendisi değişmediği halde, ona yüklenen anlamların, onun etrafında yaşayan insanların ve o coğrafyanın hafızasının büyük ölçüde değiştirilmeye çalışıldığı bir yüz yıl yaşandı. Bir halkın hafızası bazen kitaplarda, bazen sözlerde, bazen türkülerde, bazen aile hikâyelerinde, bazen de sessizce korunan bir fotoğrafta yaşamaya devam eder. Araştırmacının görevi biraz da bu dağınık hafızanın parçalarını bir araya getirmektir. Ağrı Direnişinin yüzüncü yılında hazırladığımız bu dosyanın bir amacı da Ağrı’nın neden unutturulmak istendiğini, bu unutturma politikasının hangi yöntemlerle sürdürüldüğünü ve halkın kendi hafızasını hangi yollarla koruduğunu tartışmaya açmaktır. Çünkü Ağrı Direnişinin tarihi aynı zamanda hafızanın tarihidir. Ve hafıza varsa tarih de vardır. Yüz yıl sonra yapılması gereken ise bu hafızayı yeniden konuşulur, araştırılır, belgelenir ve gelecek kuşaklara aktarılır hale getirmektir. Bu sayının, devletin unutturma politikalarına ve Kürt tarih yazımına mütevazı bir katkı sunacağını umuyoruz.